Dedem Fısıldar Kulağıma

Dede, bugün seni anlatacaktım. Bir yerden başlamam gerekiyordu konuya. Bir anı seçtim başladım yazmaya, eksik başlamıştım ve sildim. Tekrar başladım, sildim. Tekrar. Tekrar ve tekrar.

Sildim.

Durum; BOŞLUK

Senin neye nasıl baktığın ne hissettiğin ve nasıl tanımladığın önemli gerisi hiçlik…

Bazı kavramlar var olduğu için mi bazı karakterler var, bazı karakterler var olduğu için mi bazı kavramlar var ?

Hissettiğin o duygunun adı neden hüzün mesela,

mavi de olabilirdi ya da yeşil, siyah neden kara gün rengi, kara gün rengi neden asilliği temsil eder,

çıkmaz sokaktan arkamı dönünce çıkıyorsam neden çıkmaz sokak?

Ne önemi var?

Hissettiğin o duygunun adının ne olmasının ne önemi var?

O meyvenin adı bana göre elma sana göre armutsa ne önemi var?

Müzik; Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler; keman piyano

Mekan; Mutfak masası

Zaman; 11.05.2019 02.21

Durum; BOŞLUK

Ç O K S E S V A R

“Genelde duruyorum. En çok duruyorum. Durabilmek önemli. Durabilmek mühim. Ve zor. Çünkü biliyorsunuz, içimde atlar var. Atlar durmayı bilmez. Duran atlara at denmez. Ama bunlar at ve kimse inkar edemez! Onu diyorum işte, akıl sağlığını korumak lazım. Ev güvenli. Ev, insan olmaya en çok yaklaştığım yer. Manzara güzel. Birkaç fotoğraf. Birkaç kitap. Ve saat hep 9.25! Çünkü zaman acayip. Nereye doğru gittiğini kimse izah edemez. Bir yere gittiğini kimse iddia edemez. Daha önce söylemiştim, kısa namlulu bir silah gibi. Ateş ediyor ama vurmuyor. Bazen vuruyor ama hiç öldürmüyor. Yani akıl sağlığını korumak lazım. Dedi ki “Bir türlü alışamıyorum.” Dedim “Alışırsın.” Bunu dediğime hayret ettim. Demek ki ben alışmışım. Demek alışılacağına inanmışım. Yahut yalan söylüyorum. Bazı yalanlar hayatta tutuyor insanı. Hayatta kalmak şart. Çünkü akıl sağlığı… Malum, korumak lazım. Büyüdükçe ikna olmak güçleşiyor. Bir şeyler söylüyorlar. İçimden tekrar ediyorum. Çünkü artık iki kere söylenmeyen hiçbir şeye inanmıyorum. İkiden az söylediğim şeylere kimsenin inanmasını beklemiyorum.

Nasıl mıyım? İyiyim iyiyim”

Beyinli Beyinsizlik  

büyük kayıp

Uykusunun en derin yerinde, onu uyandırmak için bir ses yükseliyordu . Bir anda uyandı yatağına oturdu önce odanın sessizliğini dinledi sonra kutu gibi odasının kocaman penceresinin önüne  geldi dışarıyı seyrederken bu sesi tanıdı. Onu uyandıran bu ses Ezan sesiydi. Kainatı seyre,ardından tefekküre dalmıştı.

Manzaram da yeşil saha, kırmızı koşu yolu, ağaçların ardında bir dağ ve dağın üzerinde evler, evlerin içinde insanlar, peki insanların içinde?

Tam bu sırada bir şarkı. Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler… Sezen Aksu

Kayıplarla dolu hayatlar. Kaybedenler kaybettiklerinin farkında değiller. Dışarıda amaçsız amaçlar için çabalayan bir nesil içlerinde kaybolan vicdanları. Kafa tasları saksı, beyinleri süs çiçeği olan gençler..

Midesi bulanmıştı.

Yatağına döndü ve uyudu. Son uykusuna.

MEKTUP

EŞYA

Bu mektup sana değil

konuşma yaşına gelen eşyalara

demiri dövenin elinden canıma geçen ağrı büyüyor

sabahları beni dışarı çıkaran acı ağacı/

geceleri beni eve gönderen zaman/

yapmaman gereken şeyler/

kalbimde sürtünüp büyüyen delik/

zaman hızlı ama vakit geçmiyor/

öyle ki bazen yukarıdan attığım öfkeyi aşağıdan toplayabilecek kadar hızlı çarpan bir kalbim var/

okudum/

öfke yavaş yavaş düşüyormuş aşağıya..

 

bu mektup sana değil/

bakma yaşına gelen eşyalara/ utandığım bir yüzü oluyor bazı eşyaların/ durmadan bir yerimi kurcalıyor yoksulluk/ kalbi kırık bir ok nereyi vurabilirse orası oluyorum bazen/ gövdemi doldurduğum alkolle/ gözlerimi kırmızı kırmızı edip bakıyorum yüksek binalara/ hepimiz dünya soğuktur diyen o nineden olmadık mı/ inin aşağı/ izledim/ öfke yavaş yavaş çıkıyormuş yukarıya..

 

bu mektup sana değil/

duyma yaşına gelen eşyalara/ günün öğünlerinden yapılmış bir mutsuzluğa çağırıyorsunuz birbirinizi/ günde kaç kere yanımdan geçiyorum/ aklımdan hem ekmek hem gül geçiyor/ siz yoksunuz/ ayın ortası her pazartesi/

 

bu mektup sana değil/

susma yaşına gelen eşyalara/ dünyanın kaç harikası var biri de yutkunmak/ önümü ilikleyip çıktığım dışarılar/ biliyorsunuz bazı fotoğraflarda canı sıkılan bir ağaç gibi bakıyorum dünyaya/ umduğum felaket bu değildi diyorum/ bu dünyada birini sevdik o da öldü diye karşılandığım bir yasta/ göğe bakıyorum/ ben de aferin diyorum tanrıya/

çünkü şöyle savaşlara inandım/ sonuncu dünya savaşında kaç asker intihar etti/ kaç kez yutkundu dünya/ olsam mutlaka yanlış yerde nöbet bekleyen bir asker olacaktım/ kırk gün kırk gece aynı dalgınlıkla/

 

bu yüzden bu mektup sabaha karşı yalnız olan bütün eşyalara

Yetişkinler İçin Toz Pembe Olmayan Masallar: Distopyalar

Hayal kurmaya başladığında hiç kimse yalnız kalayım, esir olayım, kazada öleyim gibi düşüncelere kapılmaz. Herkes mutludur, başarılıdır, sevdikleriyle beraberdir ve özgürdür hayallerinde. Fakat bazı düşünce dünyası farklı olan insanların bizim bildiğimiz hayallerle pek işi yok. Onlar hayal kurarken ve geleceği tasvir ederken mutluluk tabloları çizmiyorlar. Onların kurgularında baskı var, esaret var,  yalnızlık var.  Var anam var.

Bu farklı fanteziye sahip kurgu çeşidine ‘distopya’ diyoruz. Distopyalar bireyden ziyade toplum ve devlet rejimleriyle alakalı kurgulardır. Baskıcı, otoriter ve kötümser bir toplum planlamasını ifade eder. Bu tür kurgularda sadece otoriteye itaati sağlamaya çalışan, farklı fikirleri ve bunların ifade ediliş biçimlerini ortadan kaldırmayı amaçlayan; hissetmeyi, merhamet duymayı engelleyen insanlar güçlüdür ve bütün kuralları tek bir sözüyle değiştirme hakkına sahiptir. Farklı görüşlerin ifade edilebileceği her mecraya karşı çıkarlar.  Bu mecralara resim, şiir, tiyatro gibi sanatın bir çok dalı örnek verilebilir. Bu sebeple en başta sanata saldırı vardır distopyalarda. Toplumdaki insanlar eğer otoritenin ve oluşturdukları sözde refahın lehine bir etkinlik içindeyse yaptıkları onaylanır. Bunun dışında yapılan her şey bir ayaklanma olarak algılanır ve cezası genellikle asimile etme ya da ölümdür.

Peki insanlar huzurlu bir toplum kurgusu oluşturmak varken neden distopyalara başvurur? Bunun cevabını vermek için önce ütopyalara göz atalım.

En başta Platon’un milattan önce yazılmış “Devlet” kitabında ütopyaya rastlarız.  Ütopya doğru, adaletli ve ahlaklı bir toplum düzeni üzerine kurgulanır. Fakat ütopyalardaki bu refah hayatını oluşturmak için insanların özgürlüklerinden vazgeçmesi gerekir. Bu da zamanla distopya kültürünü oluşturmuştur. Distopyaların ana hedefi topluma gelecekteki tehlikeleri göstermektir. Sürükleyici bir hikaye oluşturan yazarlar bu sayede dayatma olmadan ve öğüt verir tarzın dışında distopyalarını topluma aktarmış olurlar. Bunun yanında farklı bir bakış açısından bakmayı, içinde bulunduğu düzen üzerine düşünmeyi, farkındalık kazanmayı da sağlar distopyalar.

Distopyanın ne olduğundan, neden var olduğundan ve ne işe yaradığından bahsettikten sonra birkaç örnekle daha da açalım konuyu. Distopya türünde çok sürükleyici eserler mevcut. Buna en güçlü ve popüler örnek olan George Orwell’i verebilirim. Asıl adı Eric Arthur Blair olan yazarımız 1984, Hayvan Çiftliği gibi eserleriyle en güzel örnekleri oluşturuyor. Bunun üzerinde fazla durmak istemiyorum. Çünkü benim yazabileceğimden çok daha kapsamlı analizler mevcut bu kitaplarla ilgili. Ben daha kenarda kalmış kitap, film ve dizilerden birkaç örnek vereceğim. Daha önce distopik eser okuduysanız veya izlediyseniz ne kadar hayatımızın içinde olduğunu anlayacaksınız.

 

  • Açlık Oyunları Serisi

Seri üç kitaptan oluşuyor Açlık oyunları, Ateşi Yakalamak ve Alaycı Kuş olmak üzere. Üç eserin de konusu birbiriyle bağlantılı. Kaushun Takami’nin Battle Royale romanına benzerlikleri nedeniyle olaylı bir kitap serisi olsa da dünyaca çok fazla hayranı var. Sinema filmi de yapılmış, o da çok fazla izleyiciye ulaşmış bir yapıt. Filmini de izledim; kitabını da okudum. Kitabını daha çok beğendim fakat filmi de oldukça etkileyici.

hunger-games-square-02

Kitap insanları iki kümeye ayırmış: Capitol ve 12 mıntıka. Capitol’deki insanlar refah ve lüksün tam ortasında; kıyafet, makyaj, yemek vs. gırla olan bir hayat yaşıyorlar. Mıntıkada yaşayan insanlar ise her mıntıkanın görevi farkı olmakla beraber çok çalışıp sadece geçinebilecekleri kadar ücret alıyorlar. Tüm yaşam alanları devlet kontrolü altında. Mıntıkalarda sürekli askerler dolaşıyor. Mal varlığını artırmış insanların mallarını ellerinden rahatça alabiliyor, bu duruma kimsenin itiraz etmesine asla müsade etmiyorlar. Kitabın asıl konusu olan açlık oyunlarını mıntıkadaki 12 – 18 yaş aralığındaki çocuklardan yapıyorlar. Her mıntıkadan bir kız bir erkek iki tane olmak üzere kurayla belirlenen toplam 24 çocuk her yıl düzenlenen açlık oyunlarına katılmak zorunda. Seçilen şanslı(!) çocuklar belli bir arenaya alınıyor. Burada birbirlerini öldürmesi isteniyor. Sadece bir çocuk sağ çıkabiliyor bu oyundan ve bu süreçte yaşananlar bütün mıntıkalara izletiliyor. Yayın saati bütün mıntıkalardaki çalışanların evde olduğu zamanda yapılıyor.

Açlık oyunlarındaki distopik noktalar: kimsenin hiçbir şeye itiraz etme hakkı olmaması, kazançlarının belli bir seviyede tutulması, kontrolü elden bırakmamak. Devletin zengin kesimi uyutmak ve oyalamak için,aynı zamanda mıntıkalara gücünü, baskısını hissettirmek için her yıl en çok masumluk sıfatı yakışan çocukların, bütün insanların gözleri önünde birbirini öldürmesi şeklinde tasvir edilen bir düzen.

 

  • Black Mirror   

Black Mirror, 2011’de yayınlanmaya başlayan bir mini dizi. Dizi şimdilik iki sezondan oluşuyor, her sezonda üçer bölüm var. Her bölüm birbirinden farklı konuları, oyuncuları içeriyor. Ana fikirse her bölümde aynı; kontrolsüzce ilerleyen teknolojinin hayatımızda oluşturduğu karanlık yönler. Bu dizi gelecekte olacaklar hakkında insanı korkutabiliyor ve düşündürüyor. Ve en önemlisi teknoloji insanlara rahatlık sağlarken aslında psikolojik veya fizyolojik boyutta büyük rahatsızlıkları da beraberinde getiriyor. Black Mirror gelen rahatsızlıklar üzerine odaklanmış ve çok farklı noktalara değinmiş.

 

  • Fahrenheit 451

“Çoğumuz dünyayı dolaşıp herkesle tanışamayız, bütün şehirleri göremeyiz. Bunun için zamanımız, paramız ve bu kadar çok arkadaşımız yoktur. Aradığın şeyler, Montag, dünyada, fakat vasat bir insan için onların yüzde doksan dokuzunu görmenin yolu kitaplardan geçer”

Kitapta konu itfaiyeci olan Montag çevresinden geçer. Montag itfaiyecidir fakat görevi bildiğimiz itfaiyecilerden farklıdır. Onlar yangın söndürmek yerine yangın başlatıyorlar ve evleri kül ediyorlar. Kül ettikleri evler ise sadece kitap bulunduran evler.

Komşu, akraba veya evde yaşayan herhangi birinin ihbarıyla kitapları yakıyorlar. Kitapların insanlara farklı duygular yaşatarak üzdüğünü, var olmayan insanlardan bahsettiğini, profesör ve filozofların tartışmalarından oluştuğunu söylüyor.

Hepsi koşuşuyor, yıldızları üfleyip güneşi söndürüyorlar. Sen de kayboluyorsun.”

Evlere balkon yapmıyorlar. Bunun nedeni olarak insanların dinlenip konuşmasına, düşünmesine fırsat bırakmamak.  Gezilip oturulacak bahçe bırakmıyorlar.  İnsanların arabalarını yavaş sürmeleri yasak. Bunun nedeni etraftaki güzelliklere odaklanıp zaman kaybetmesin ve düşünmesinler diye. Bu yüzden tabelalar o hızda okunsun diye 65 m. Evde insanları ekrana bağlayan TV şovları hep açık. ‘Aile’ denilen şovla programları izleyen insanları  dahil edip onları eğlendiriyor ve boş vakitlerini bu şekilde tüketmesine sebep oluyor. Bu şekilde herkes kontrol altında tutulmuş oluyor. İstedikleri düzeni hep elde tutuyorlar ve devam ettiriyorlar.

Eski Bir Fotoğraf Karesi: Zaman En Son Neyi Götürür Bizden?

Bugün geçmişe ait bir fotoğraf ulaştı elime, benim de içinde bulunduğum bir fotoğraf karesi. Hemen incelemeden ters çevirdim, ne ile karşılaşmak istediğimi düşündüm bir müddet. O fotoğrafı düz çevirdiğimde ne ile karşılaşmak mutlu ederdi beni? O gün olan ne hala bende olsun isterdim, ya da neyi kaybetmiş olmayı? Fotoğrafı çevirdim, uzunca baktım kendime. Bugün o fotoğraftan ne kadar uzak olduğumu sorguladım kafamda. Yanımda yoktu çoğu insan o gün tüm içtenlikle bana sarılarak o pozu vermemize rağmen. Sonra fiziksel değişimim dikkatimi çekti. Saçlarım, kıyafetlerim, hatta ten rengim bile bir farklı geldi gözüme. Şaşırdım haliyle, 14 yıl önceki bana.

tanim-sonra   Değişim bizim için kaçınılmaz bir gerçek, elimdeki bu fotoğraf somut bir halde dururken karşımda bunu daha iyi idrak ettim doğrusu. Değiştiriyor yıllar bizi, bedenimizi, ruhumuzu, fikirlerimizi hatta gülüşümüzü bile. Daha içten gülmüşüm sanki bu karede, belki de çocuk gülüşümün getirdiği doğallık böyle düşünmeme sebep oluyor, kim bilir. Ama tek bir gerçek var o da artık birçok şeyin oradaki gibi olmadığı. Biz insanlar seviyoruz galiba değişmeyi, ama iyi ki de öyle. Aynı kalmak istemezdim zaten. Çünkü değişim benim için bir felsefe tıpkı birçok toplumda kabul gördüğü gibi. Japon kültürüne ait “Kaizen” felsefesini birçoğunuz duymuştur. Japoncada ‘Kai’ değişim, ‘Zen’ ise iyi olmak anlamına gelir. Yani daha iyiye değişim olarak da çevirebilmememiz mümkün. Bu öğretiye göre insan iyi yönde sürekli bir değişime uğramalı ve asla elinde olanı olduğu haliyle bırakmayıp geliştirmelidir. Japon sanayisinde ve teknolojisinde başarının anahtarı olarak varsayılan bu felsefi yaklaşım kişisel yaşamda da uygulama alanına sahiptir. İyi ki de öyledir bana kalırsa çünkü benim derdim zamanın değiştirdikleri ile değil de bizden aldıklarıyla ilgili. Çünkü bu elimdeki fotoğraf karesi bana çok samimi geliyor nedense bir anda, şu an aynı pozları yakalayamadığımızdan mıdır bilinmez. Keşke diyorum değişirken samimiyetimizi de yanımızda götürsek. Bu bir yolculuksa eğer, her durakta bizdekileri biraz daha kaybetmiş olarak durmasak ve tekrar çıkarken yeni bir yolculuğa daha da yabancılaşmasak bize. Bunu isterdim gerçekten. Çünkü samimiyetimizi kaybederken yanımızdan birileri de eksiliyor; belki biz yeni bize uygun bulmuyoruz onları ya da onlar yeni bize kendilerini uygun bulmuyorlar.

Mevsimler de değişiyor kendi döngülerine ihanet etmeden. Yaz tamamen terk ediyor bizleri şu günlerde. Kuzey yarım kürede hüzün hâkim. Sonbahar; başlangıçlarımızın son durağı… Sonbaharda dökülen yaprakları neye benzetiyoruz da sarmalıyor bu hüzün? Yine mi bir şeyler eksiliyor bizden diye. Eksilmeyi sevmiyoruz bizler sanırım, hep bütün olarak çıkmak istiyoruz istekle başladığımız yolculuklardan. Ama değişiyoruz çokça, eksiliyoruz, yarım kalıyoruz. Değişim güzeldir bence korkmayalım değişip dönüşmekten. Ama eksilmek cazip gelmiyor bana. Ve kaybetmek. Kaybetmeyelim bizdeki hiçbir özelliği, bizi biz yapanları. Ve kaybetmeyelim samimiyetimizi. Zira bugünlerde çokça ihtiyaç duyuyoruz ona. Son durağa geldiğimizde yanımızda olmasını isteyeceğimiz ilk şeyi ve eksikliğini en çok hissedeceğimiz şeyi en başta harcamayalım, yok etmeyelim.

Yazık oldu yarınlara,

Avunurum anılarla,

Hani nerede ümitlerim,

Hepsi sanki bir rüya.  

‘İlhan İREM’

Sözlerime uzaktan da olsa destek olan bu şarkıyı da dinlemenizi tavsiye ederim.

 

Bir Ben Vardır Bende, Ben’den İçeri…

Ben kimim? Nelerden oluşuyorum ve sadece beni oluşturan şeyler mi beni ben yapar? Bir “öte“ den bahsedebilir miyim ya da bana kim olduğumu söyleyebilecek biri var mı?

Hepimiz bedensel olarak benzeriz. Ten renkleri ve saç yapıları birbirinden farklı olan iki insan bile temelde bir ten rengi ve saçtan meydana gelmiştir. Yüzümüzdeki ben, saçımızın karası vb. özelliklerimiz dışardan bakan göz için bizi biz yapan ögelerdir ama ne kadar yeterli? Her beş kişiden biri esmerse beni ben yapacak başka şeylere de ihtiyaç duymaz mıyım? Kendi hikayeme…

Çünkü beden, benliği oluşturanlardan sadece bir tanesidir; benliğe ait “bir” öge… Bunu Sokrates de böyle söyler, Kierkegaard da.  “Ben” de öyle olduğuna inanıyorum. Buna inanması Kierkegaard’ı  “o “ yapan ögelerden biridir, beni de ben yapanlardan. Peki  “ben“ dediğim nedir? Bunun farkına varabilmem için kendim hakkındaki her şeyin bilgisine sahip olmam gerekir. Benliğim, saçlarımdan ayak ucuma kadar ‘aklıma gelen her şey’ dir. Geçmişim, geleceğim; kaybettiklerim, kazanmak istediklerim… Beni diğer insanlardan ayıran her şey… Bu yüzden kendimi ararken diğer insanlardan ayrı tutarak aramam gerekir. Karanlık bir odada, sadece benim üzerime doğan bir ışıkla aynaya bakmak gibi. Çünkü benim benliğim benim tınım, bedenim; sonum, sonsuzluğum; zorunluluklarım ve özgürlüklerimin sentezidir.

Öyleyse kendinin ne olduğunu bilmek ne işe yarar?  “Kendinin ne olduğunu bilmek bilge olmaktır. Kendimizin ne olduğunu bilmezsek bize ait olduğunu sandığımız şeyin aslında kime ait olduğunu bilmeyiz.“ diyor Sokrates. (KİERKEGAARD.S.-1843.KAYGI)

Bedenim de bana ait bir şeydir. Ben, kendimin ne olduğunu bilirsem bedenimin de gerçekten kime ait olduğunu bilirim. Onunla nasıl ilgilenmem gerektiğinin farkına varıp, isteklerim doğrultusunda kendime bakar ve kendimi geliştiririm.

Peki, sadece bedenimle ya da kendime ait başka bir parçamla ilgilenmiş olmam kendimle ilgilendiğim anlamına neden gelmez? Aslında cevap, aynı sorunun içinde: Onlar sadece  ‘ben’ e ait, hepsi beni oluşturan parçalarım. Bu yüzden onlarla ilgilenmem, beni sadece bana ait parçalarla ilgilenmiş yapacaktır.

Kendimi nasıl bileceğim? Bu, bir göze  “Kendini gör.” demekten ne kadar farklıdır? Göz, kendini görmek için başka bir göze ihtiyaç duyar. Bunu ya bir aynayla ait olduğu bedenin gözlerini kullanarak yapar yani kendini, parlak bir cisim vasıtasıyla, kendinde görür ya da bir çift başka göze ihtiyaç duyar. “İnsan, kendini başka bir insanda tanır.” diyor Goethe. Gözün kendini başka biz gözde görme ihtiyacı da buradan gelmektedir. Başka bir gözün bebeğinde yani en gerçek, en ‘iç’te olanda kendini bulur. Bizim de kendimizi tanımak için en içte olana ihtiyacımız vardır, ruh. Gerçekten ruhumuzu seven bir ruhun sevgisi…

Kendimizi aramak için bize ait olanı -beden- sevende değil, gerçek bizi -ruh- sevende keşfe çıkmalıyız. Beden elbet eskir, yaşlanır. Bedenin sevgisini taşıyan insan, zamanla eskiyen bedenimizden soğuyacaktır. Filmde -Bir Küçük Eylül Meselesi- “Kim olduğumuzu başkaları söyler bize.” diyor. Aynada saçlarımı, kollarımı, ayaklarımı görebilirim. Bunun için parlak bir cismin göze yansıması olayı yeterlidir. Fakat ruhun aynen yansıdığı ortak bir ayna henüz icat edilmedi. Edilemez çünkü herkes, kendi ruh aynasının mucidi olabilir. Herkes, kendi “ruh sevici”lerinin farkına varabilir ancak. “Beni bende sormam, bende değilim.” diyen Yunus’a kulak vermeli.

Beden yaşlanır dedik, beden ölür. Peki benlik dedikleri?

dhfh

      “Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına

       Aynalarla kaplattım

       Ölü ben’im kendini izlesin her yandan

       O tuhaf sır içinden”

Nilgün Marmara’ dan, çok sevdiğim, Kuş Koysunlar Yoluna’nın bir bölümü. “Ölü benim kendini izlesin her yandan” diyor. Ölüler, ölü olduklarını bilir mi? Ölüler, ölü olma halinin farkında mı? Ölüm hali benlikten ne götürür ya da benliğe kattığı bir şeyler var mıdır? Ölü’lük nedir, sevgili okur?

Siz, ölüm odaklı sorulara cevaplar ararken ben biraz da hafıza kaybı durumundan bahsetmek istiyorum. Belki küçük bir ölüm. Hafıza kaybı halinin farkında mıyız, her gün sıfırdan başlamadığımıza emin miyiz?

Bir an için The Moon filmini hatırlayalım. Karakter, her yeniden doğuşunda öldüğü yere kadar biriktirmiş olduğu bütün anılarıyla uyanıyordu. Biz bunu ‘tüm hafıza kaybı’ olarak düşünelim. Bir sabah uyanalım ve kendimiz, çevremiz, öncemiz ve sonramız hakkında hiçbir anı ve düşüncemiz olmasın. O zaman bir benliğimiz olduğundan söz edebilir miyiz? Öncesinde yaşadıklarımızın peşimizden gelmesi durumunda benlik devam edecektir. Benliğin devam etmesi mümkün müdür yoksa böyle bir durumda yeni bir benlik mi oluşur? Aynı bireyde, farklı zamanlarda, beyinde oluşan rahatsızlıklardan dolayı da olsa farklı benlik oluşumlarının meydana gelebileceğini düşünmüyorum. Benlik, kaldığı yerden devam edecektir. Hafıza kaybının yaşandığı ilk uyanma anında meydana gelen merak-korku arası duygu da benliğin parçasıdır.

Örneğin dissosiyatif füg rahatsızlığı olan insanlar kendileriyle, aileleriyle, geçmişleriyle ilgili bilgileri unutup yeni bir kimliğe büründüklerini sanabilirler. Aslında bence o durum bile esas benliğin kaybolmasına yol açmaz. İyileşme gerçekleştiğinde kişi, füg başlangıcını hatırlasa da füg süresini hatırlamayacaktır. Bunun, benliğe bir mola olduğunu söyleyebilirim ancak bu tip ‘molaların’ benliği ortadan kaldıracağını düşünmüyorum. Hatta ona yeni ve farklı deneyimler kazandırdığı görüşündeyim.

Bir Tren Daha Kalkıyor Haydarpaşa’dan ama Sadri alışık…

fff

Kadın, birkaç yerinden katlanmış bir bilet çıkardı cebinden. Avcunun içinde sıkı sıkı tuttu. Kaçmasını engellemek istiyordu çünkü biliyordu; bu denli katlanması bir biletin, ancak kendi kendini yok etme isteği taşıdığına işaret ederdi. Yok olsun istemediği için var gücüyle sıktı parmaklarını. Başka bulutlar görme ihtiyacı taşıyan ruhunu ancak bu bilet kıpırdatabilirdi yerinden. Kimi bilet iki parmağının kenarıyla tutsan da gitmezdi. Hangi biletin götürmesini istiyorsan seni, ne kadar sıksan da tutması zor gelirdi. Biletlerin İstanbul’a geleniyle ondan gidenini ayırt edebilecek kadar yaşamıştı burada kadın. Yaklaşık 25 yıl. Her çıkmazının sonuna bisikletler sürmüş; Kanlıca’da yoğurt, Üsküdar’da acıbadem kurabiyesi yemiş hatta lise yıllarını Kuzguncuk ile taçlandırmıştı. Yine de en çok yarımadayı severdi. Yorgun bir ağacın gölgesinde yapılan mahalle pikniklerini, keskin naftalin kokusunu daha kolay atlatmak için yüzlerini birbirine dönmüş farklı renklerdeki birbirinin aynı evleri, şimdilerde cadde marketlerine imrenip ışıklı tabela yaptıran Bakkal Bahtiyar’ı, küçücükken başlayan kocaman sevdalarını surların… Bakmayın adı yarımadadır falan ama hayli geniş, kalabalıktır buralar. Adında yarım olup da özünde tamamlanmış, eksiksiz bir firar noktasıdır. Fener’den Haliç’e toplamda kaç sokaktan inildiği henüz saptanamamıştır. Dünyanın hiçbir yerinde herhangi bir ceviz ağacı sizi o kadar uzun süre saklayamaz. En güvenilir ceviz ağaçlarını Gülhane’de bulmanız mümkündür. Unutmadan, dünyaya açılan bütün tramvaylar da Laleli’den geçer. Her gün, üç dakikada bir Laleli’den dünyaya açılabilirsiniz. Belki de bu yüzden başkadır aşkı İstanbul’da tatmak. Onu biraz daha tanıdığınız her gün, İstanbul’u da tanırsınız çünkü.

Eminönü’nde bir amcaya rastladım geçenlerde. Aynı peronda otobüs beklerken eski balıkçılardan bahsettik. Sırtını köprüye verdiğinde baştan üçüncü tekne çok eski dostuymuş. İlk sarhoşluğunun şahidi, şimdilerde uskumruyu en iyi yapan tekne. Rukiye ablayla da tanıştırmış onu. Burada bulup, burada kaybettiği aşkı. 70’lerin Yarımada güzeli, kumral Rukiye. Her sabah Galata Köprüsü’nde buluşur, mutlak üç simit alırlarmış. Birini ikisi paylaşırmış, ikisi martılar için. Bu perondan eskiden bu kadar otobüs kalkmazmış mesela. Zaten eskiden İstanbul’un bu kadar semti de yokmuş. İstanbul’un her yeni semtine, amcam bu peronlardan varmış. Bu liman, ne yaşadıysa şahidiymiş onun ama Rukiye abla Allah’ın bir günü bir vapura binmemiş. Onu kaybettiği günden beri karış karış dolaşmış buraları amcam. Bir gün bile rastlamak nasip olmamış hiçbir köşe başında ama hala da arayacakmış, o yüzdenmiş balıkçılardan bile erken uyandırması Eminönü’nü. Düşünün ki bir kayıp sevdayı derinine gömebilecek kadar büyük, şimdilerde önüne “tarihi” sıfatının eklendiği yarımada. Rukiye abla kimmiş, neredeymiş onu ancak sevdalısı bilir. Bir de işte, sırtını köprüye verdiğinde baştan üçüncüsü balıkçıların.

Şimdi bir kadının elinde bilet, başı bir adamın omzunda. Gözlerinin önündeyse yine aynı Galata. Mümtaz amcanın peronda anlattığı hani. Bilmem hiç geldiniz mi İstanbul’a? Ben mısırın közde pişenini, kestanenin içi biraz diri kalmışını severim. Rukiye abla da benim gibi. İçi diri kalmış kestaneleri o yiyecek bu hikayede. Ben bu hikayede olsaydım eğer, ben yerdim. Zaten yüreğinde gidiyor olmanın alışılmamış burukluğuyla fazla değil, en fazla iki tane geçebilecek boğazından. Bilet tutmadığı eliyle kese kağıdının içinden bir kestane daha çıkardı kadın. Bir an düşündü. Adamın sol omzunun sağdakinden ne farkı olduğunu. Yıllarca bu yöne yattığını hatırladı kısa bir an. Her sevinçte, her kederde, yalnız kalınan her fırsatta, her durakta ve şimdi de ayrılıkta. Kafasını usulca adamın sol omzuna dayadı. Kimi zaman iki elini birbirine tutuşturup çenesinin altında birleştirirdi. O son anda, bunun anlamını düşündü kadın. Bu huzurlu teslimiyetin nişanesini son kez takabilmek için saçlarına, kestaneyi usulca ağzına atıp ellerini çenesinin altında birleştirdi. Her şeyden habersiz kahramanı hikayemizin, sıcacık bir öpücük kondurdu kadının saçlarına. Yıllardır kadının ona her teslimiyetinde yaptığı gibi. Yapışkan bir yaş süzüldü kadının iki gözünden. Tek gözünden süzülseydi, ağlayan yalnız sol gözü olsaydı belki biraz daha zamanları olacaktı ama iki gözünden süzülünce Mümtaz amcanın ıslanan ipek gömleği, ayrılığın habercisi oldu. Türk filmlerinden alışkın olduğumuz o yumuşak hareketle kadının çenesini iki parmağı arasına alıp yüzünü kendi yüzüne çevirdi. Hani onlarca kez izlesek de her yeni seyir, ilk defaymış hissi verir ya… Adam, kadının yüzünde gözlerini gezdirdi. Adam, kadının yüzünde gezdirdi gözlerini. Adam yüzünde gezdirdi gözlerini, kadının. Her yeni kanalda başka başka adamlar, kendi kadınlarının yüzlerini ezberliyordu. Her yeni kanalda, bir kadın adamından gidiyordu. Ve burada… gözlerini kadının yüzünde gezdirdi, adam. İki dudağın arasından çıkacak herhangi bir fısıltı, alelade gerçekleşecek her vedanın seyrini değiştirebilirdi. Adam, gözleriyle sordu bu kez. Önce dudaklarına sordu kadının. Başka bir kanalda, başka bir adam başka bir kadının elmacık kemiklerine soruyordu aynı soruyu. Bir diğer kanalda bir diğer adam bir diğer kadının kirpiklerine sordu. Ve burada… Kadın, sıkı sıkı tuttuğu avcunu açıp, sıranın onlara gelmesinden korktuğu gözlerini bilete kaçırdı büyük bir hızla. Akan her gereksiz gözyaşı, bileti zoraki bir katından daha kurtarıyordu. Hani sonunun mutlu bittiğini bildiğimiz halde veda sahnelerinde yine de ağlarız ya… 11 dakika sonra, mutlu sonla biteceğini ezberlediğimiz her filmin vedalarında usanmadan ağlarız. Her kanalın başında, bir kadın ağlıyordu başka başka ayrılıklara. Her gereksiz gözyaşı, bir bileti daha kendi vedasından azat ediyordu.

Aşk güzeldi, İstanbul’da aşk iki kere güzel elbet. Bu hikayede tek bilet bir İstanbul, bir de Mümtaz amcaya veda etmeye yetiyordu. Bu yüzden bir adama göre dünyanın en güzel avuç içi teriyle hemhal olmuş bu tek bilet, iki vedayı barındırıyordu ön yüzünde. 11 dakika bir vedayı kurtarmaya elbet yeterdi. Bu yüzden sırtını köprüye verdiğinde baştan üçüncü ya da sondan ikinci fark etmeksizin hiçbir tekne bilmezdi Rukiye ablanın yerini. Bu kanalda izlediğimiz hikaye, finalinde yalnız bir İstanbul vedası barındırıyordu. 11 dakika sonra Haydarpaşa’dan bir tren daha kalkıyordu. Mümtaz amcaya yanlış peronda beklediğini o sabah da söylemedim. İki dudağın arasından çıkacak herhangi bir fısıltı, alelade seyreden bir özlemin bütün seyrini değiştirmeye yeterdi. Nihayet, sesler gelmeye başladı biletten. Ben seni unutmak için sevmedim, Zeki Müren’den.

Hoşgörü Bileşenini Kaybeden İnsan

​İnsan nedir? Bir beden ve içindeki soyut varlıktan oluşan canlı türü. Bedeni oluşturan parçalar biyolojinin çalışma alanı dahilinde kalsın, biz biraz soyut kısmına odaklanalım.

​İnsan nedir? Bir beden ve içindeki soyut varlıktan oluşan canlı türü. Bedeni oluşturan parçalar biyolojinin çalışma alanı dahilinde kalsın, biz biraz soyut kısmına odaklanalım. Bu soyutluğun adını koymak konusunda çekimser kalacağım tartışmaya açık olduğundan fakat bir alt başlığı diyebileceğimiz kişilik/karaktere değinmek istiyorum; detaya inmek gerekirse karakterin en elzem bileşenlerinden “hoşgörü”ye.

Bundan 3-4 ay kadar önce yavaş yavaş ülkeden, dünyadan, sanattan ve bilimden bihaber olan günümüz gençlerinden biri olma yolunda olduğumu fark edince bir şeyleri değiştirmeye karar verdim. Ufak ufak attığım adımlardan biri de interneti bilgi alma amacına uygun olarak kullanmaya başlamaktı. Zaten biz küçükken ödevler için saatlerce ansiklopedi karıştıran nesil değil miydik yahu? İnternet gibi bir nimetin amacını nasıl gösterişe ve yer bildirmeye dönüştürdük, aklım almıyor. Her neyse, bir de Twitter hesabı açayım da haber sitelerini tek elden takip edeyim dedim. Bu pek de iyi bir karar değilmiş, hatta hiç iyi değilmiş. Dünyaya dair az biraz umudum vardı, o da gitti. Hayır, dünyada olanlardan, yaşananlardan bahsetmiyorum; bunlardan haberdardım zaten. Beni üzen; dünyayı bu hale getiren insanların aslında birkaç dünya lideri değil de bütün İNSANLIK olduğunu fark etmem oldu. Rastgele bir haber sitesinden alelade bir haber açın ve yorumlar kısmındaki korkunç gerçekle yüzleşin. Bu saldırganlık neden? Bu kabalık neden? Bu saygısızlık neden? Hoşgörüyü nerede bıraktı da bu hallere düştü insanoğlu?

Mesela, bir olay düşünelim; hatta siyasi bir olay düşünelim ki gerçekliğini daha iyi görebileceğimiz bir şey olsun. Bu olayda tahmin ettiğimiz üzere birden fazla taraf var ve her bir tarafı temsil eden gazeteler var. (Tarafsız gazete olmamasına şaşırdık mı? Hayır, tabii ki.) Bütün haberlere, hepsine gelen yorumlara tek tek bakıyoruz. Hepsinde ortak ve kaçınılmaz olan durum, bir kaos ortamı; küfürler yağdıranlar, birbirini damgalamaya çalışanlar (Genelde vatan sevgisi baz alınarak hainlik temalı damgalar kullanılıyor.), haberi okumadan, içerik açmadan saldırı için tetikte bekleyenler vs. Kısacası, yakışıksız durumlar bütünü.

Neden?

Farklılıklara karşı bu tahammülsüzlüğün sebebi nedir?

Kabullenmemiz gereken bir durum var: Hepimiz aynı olamayız. Esasında bu çok da güzel bir şey. Farklılıklar olmasa dünya fazlasıyla sıkıcı bir yer olurdu. Ama hayatta her şeyden olduğu gibi bundan da keyif almayı bilmemiz lazım, neden tahammülsüzlük yoluna gidip hem kendimizi hem de başkalarını yoruyoruz? Bu sözlü saldırganlığı yaparken aslında üzerine tartıştığımız savaşlara destek vermiş olmuyor muyuz? Bakın bütün terör örgütlerine, hepsinin çıkış noktası farklılığına, varlığına tahammül edilemeyen başka insanlar. Biz böyle birbirimize nefret büyütünce ne farkımız kalıyor savaş destekçilerinden? Sadece haberler de değil, sosyal medyada fotoğraflara, videolara yapılan incitici, saygısız yorumların haddi hesabı yok.

Sorun eleştirmek değil. Eleştiri, hele ki yapıcı eleştiri oldukça güzel etkilere sahiptir. Tartışmak da aynı şekilde; insanların birbirine bir şeyler katmasını esas alan faydalı bir iletişim şeklidir. Tek sorun, bunun saygısızca ve hoşgörüsüzce yapılması. Bu dünyada hep birlikte huzur içinde yaşamak istiyorsak hoşgörü bizim için zorunlu bir ihtiyaçtır arkadaşlar. Bir başkasına zarar vermedikçe insan farklı düşüncelere, farklı bir hayata, farklı isteklere sahip olabilir. George Orwell’in 1984’ünü hatırlayın; “düşün-suçu” denilen bir suç vardı. Var olan çoğunluktan farklı düşünmek bile (dile getirmek değil, sadece düşünmek) suçtu. Öyle mi olalım istersiniz? Olmayalım, lütfen olmayalım. Ne biz kalıcıyız bu hayatta, ne savunduklarımız, ne savaşlar ne de gündemdeki olaylar. Hepsi unutulur; siz kırdığınız kalplerin, yediğiniz hakların vicdan azabıyla kıvranırsınız. Sadece biraz hoşgörü ve herkes için güzel bir dünya…